EYLÜL

Edebiyatımızın ilk psikolojik romanı olarak geçen ve kavraya bilmek için 3 defa okuduğum umarsızca akışına kapıldığım Mehmet Rauf’un tek ivme yakaladığı kitabıdır karı koca ve aşık üçlüsünde geçen hikayesinin ruhsal betimlemesini yapmış sade ve akıcı bir şekilde yazmıştır.

Pekala mutlu evlilikleri olan Süreyya bey ile Suad hanımın ve onların mütemadiyen dostu Necip bey üçlüsü ile geçen bir aşk romanında anlatılması istenen ve verilmesi gereken sonu veyahut hikayenin akışını biraz değiştirsem klasiği bozmuş sayılmam sanırım.

Necip bey Beyoğlu sokaklarının peyderpey yaşamına inanmayan bir o kadar da içten içe o hayatı arzulayan şen şakrak kişiliğinin ardında ki muhteşem bohemlikte boğulan bir bey. Süreyya ile Suad’ın kusursuz saadetinin gözlerini kamaştırdığı ve aklını çeldiği bir zaman diliminde aslında aradığı o peyderpey yaşamın Suad da olduğunu fark eder nasıl bunca zaman süreyya beslediği o dostluk hissinin aslında hayranlık olduğunu fark etmesi gibi .

Süreyya bey ile Suad hanımın yeni taşındığı yalısına bu sefer Süreyya’nın varlığını yok sayarak gidiyor bu sefer aklında yiyeceği yemekler değil elleri ve eldiveni var Süreyya beyle yan yana yürürken bile pişmanlık hissetmeden yüzü kızarmadan hayal edebilecek kadar çok kaptırmıştı kendini Necip. yalının merdivenlerinden inen Suad her zamanki heyecanı ile mutlu saadetini ve yalısını Necibe anlatarak terasa doğru itekliyor lakin ne yalı ne eşsiz boğaz manzarası nede bastığı yer umurunda aklından Suad’ı omuzlarından tutup bir çırpıda söylemek geçiyor . terasta boğaz manzarası dururken Suad’a bakan dostunu o kadar kıskanıyor ki keşkelerle kendini susturmaktan muhabbetin ucunu başını tutamıyor.

hava içi gibi karardı bir anda sol tarafında ona istediği hayatı ve saadeti verebilecek kadın sağında ise geçirdiği onca senin boş olduğu gerçeği nasıl olurdu nasıl yaşardı bundan sonra Suad’sız bir an bile geçirmek korkunç gelirken bu evde misafir olduğu gerçeğini nasıl kabul edicekti…

KİMSE BİLMEZ

Birisi için zaman durur mu? Takvimler bir bir dökerken yapraklarını; zaman, kavramını yitirir mi? Bir şarkıyla bin yıl geçer mi?

Unutmamalıyız elbet; bazen bir bilekliği, bazen unutulması gerekeni ya da o şarkıyı.. Bizi biz yapan o ilk adımlarımızı, ilk varlığımızı, bir ufak pencereden bakarsak belki de anlarız; bizi biz yapanın ilklerden ibaret olduğunu.. İlk yalanlarımızı, yanılgılarımızı ve aşkımızı, hatıralar defterinden bir kağıt parçasını ceketinin sol iç cebinde taşıyanlardan olmak; bu delikanlı için biraz ağır.

Dillerde yâd ettim saygım huzurunda kabul et!
Alçak insanlar! Bas üzerlerine, ezemezler seni.
Kabul et cürretimi;
Öfkeni bahşet bana, sevgin sende kalsın.
Kır kalbimi, şefkatten nefret ettir
Boğ beni; yokluğunla, hayalinle…

Biliyorum sonunu, yıllar geçecek bu delikanlı yazmaya devam edecek. Her ne kadar atıftan kaçsa da elleri, onu yazmaya götürecek bir şarkı duyacak; dilini bilmediği, anlamı olmayan o şarkı tüm nağmelere değer sayacak. Savaşacak ama en son saklanacak artık, yorulacak ve o kendi odasında kendi iç sesiyle bir daha söyleyecek; “Yağar acılarım belki avuçlarına, hisset acılarımı parmak uçlarında.”

♫Groove Armada-Think Twice

BİLEMEZSİN

Bilemezsin ilk karşına çıkacak olanın, yar mı yoksa yara mı olacağını. Bilemezsin, anlayamazsın hayatına ilk adımlayacak olanın sana neşe mi yoksa hüzün mü getireceğini. Bilemezsin, göremezsin sende ilk olan gülüşlerini, yalan dolan kokan sözlerini, sırıtan hallerini, yapmacık tavırlarını fark edemezsin; aldanırsın, düşlerini kurduğun o pembe hayallerin kurbanı olursun. Aldanırsın, halbuki sadece sevmek ve sevilmek istemişsindir.
Bilirsin, elbet anlarsın, yedi düvel dursa da karşında beraber öleceğiz dersin. Deme delikanlı! Elbette yaşına verilecek hatalar vardır, gelip geçer lakin bu hata hep deşer, tutamazsın ipin ucunu. Bir bakmışsın 3 yıl 5 yıl olmuş lakin sen hala o ipte sallanırsın. Zaman su gibi akıp geçer lakin sen hala o pencerenin altında elinde bir şiir, çocuksu bir hevesle okumayı beklersin.

“İlk olman mı seni unutturmayan bana?
Saçların da ellerimi gezdirmiş olmam mı?
Silemediğim gözyaşların bağlar beni;
Beraber gülmediğimiz günler,
Hiç bilmediğin düşüncelerim,
Görmediğin sevinçlerim var.
Kalp kırıklarım gururuna düşse toplar mısın?
Sabaha karşı sana söylediğim şarkılar var,
Duymadığın.

Ödedim bedelini son bakışının;
Kırılmaz sandığım şarap kadehini saplayınca göğsüme,
Hissettim başkasına bakışını,
Söndürdüm yolun ışıklarını.

Hazırım ben, içime işleyenlerle;
Adım adım geçen yıllarla gidiyorum,
İzinle silinen gölgemi,
Ruhuna bahşediyorum.
Hissettirdiklerim mirasımdır sana,
İyi bak onlara.”

ve zamanı gelir çocuk, bir kaç yalan yüzünden gidemezsin o an peşinden.

UNUTMADIM

unutulmuşum bileğimde bir bileklik bir çocuk sattı bana yokuşun tam ortasında cebimdeki son parayı vermişimdir belki belkide son şansımı

kimse bilmez bu anı bir sen bir ben ve o çocuk bu üçümüzün sırrı lakin bir benim hatırım da diye diye atıyor adımlarını sokaklar en az onun kadar korkak pencerenin altında beklerken fısıldıyor ”hissediyorum göğüs kafesime sığmışsın her nefesim yakıyor canını” ne bir cevap var ne de esen bir rüzgar o lale devri günlerinin bu kadar sert bir kışa döneceğini bu delikanlı nereden bilsin ki

Kibrim sonum olacak hissediyorum.
Kendi kendime yapıyorum bitiriyorum.
İçten içe her yıl biraz daha gidiyor aklım fikrim
Aklımı senınle kaçırmış olmalıyım

Bu kadar güzel hırsızı kim görmüştür benden başka.
Yıllarımı tesadüflerimi çalıp sakince gelip geçen.
Duydun mu hiç titreyen sesim sessizliğimi
Kaç gece şarkılar söyledim sana dudaklarımı kesmişken

Her sabah kör gözlerimle güneşi anlattım sana.
Nefretle büyüyen kalbimi pamuklara sardım senin için
Ellerin acımasın olur ya belki bir gün seversin.
Sen yorulma ben severim belkileri.

oradayım hala yolun sonunda bekliyorum kaldır kafanı bak ğöğe oradayım aynada kusurlarıyla olanım kulaklarda eskimiş bir şarkıyım hep varım hala buradayım .

YANLIZ BİLE DEĞİLİM

Dört tarafı yalanlarla çevrili insan parçasıyım ben gürül gürül şiir okuyuşum hep bundan en kötü şarkıları iştahla söyleyişim hangi zaman başladı kayboluşum bilmiyorum yorgunum

Bir metro peronunda saat sabahın 5 inde bile yanlız değilim odamda bir başıma yazarken dahi değilim iç sesim sözde benim olan düşüncelerim bir türlü bırakmıyor yakamı iç sesimizden konuşsaydık ya norm hayatta patronların ardından edilen küfürler iki renkli konuşmalar son bulsaydı yalanlarımız daha algılarımız açılır açılmaz söylemeyi öğrendiğimiz yalanlar pembe siyah fark etmez kendimizi dahi binbir türlü yalanla ayakta tuttuğumuz zamanlar aklım almıyor insan kendini nasıl kandırır kandırabiliyorsa benlik kaç kişidir kim kimi kendi yalanını uyandırıyor kim kimi telkin ediyor bu nasıl son buluyor nasıl bir başka bireye atılan yalanlara bir zaman sonra benimseyip gerçek algılıyoruz eğerki iç sesimiz bizi kandıracak bir benliğe sahip ise o zaman şizofrenler ve bipolar haklılar mı

VARIM

unutmamalı elbet yaşanan anıları geçen zamanı nasihatlara kulak asmamalı basamakları koşar adım çıkmalı son çıkmaza çıkana kadar karşında dursa bile zaman

tahta çerçeveli camımın kenarına koyduğum patpatyalarım bir de şu masum sevdalara olan hayranlığım gizli gizli bir üst sokakta vedalaşmalar lakin birisi hep korkar edebi bir korku değil bu patavatsızca bir korku kendine güveni o kadar düşüktür ki yargılanma korkusunu karşındaki kişinin kusuruna atar ah delikanlı bu tatlı hülyadan uyandırmayı şu camı kırıp seni sarsmayı ne isterdim

bir gün daha gençler meğerse atışmış deli dumrullarımız yanan bir paket yüzünden nedir bu korku anlamlandıramadım kızımız alaycı enayi tabağının nerede olduğunu soruyor bir hengame taş bankta etrafta ki kediler bile sineye çekilmiş bekliyor alevlerin dinmesini delikanlı eline aldığı gibi yanan bir paketi uzaklara gönderiyor konuşası kalmamış garibimin gerekte kalmadı aslen

DUYDUĞUM AN

Bir şarkı ile başlayan bir çerçeveye sığan o nakarat nasılda buruk bir heves sarmış dört bir yanlarını yavrucakların sırtlarında bir çanta mektepliler belli.

adım adım yürürken korkak bakışlarla nasıl selamlaşacakları bile meçhul delikanlı çok korkak kızımızsa kendinden bir o kadar emin aslan gibi vesselam yokuş aşağı adım adım giderler her daim kim bilir belki bir sahile belki bir çocuk sesleri ile neşelenen bir parka gider ayakları ikisininde nereye gittikleri nerede oldukları önemli değil onlar için o masumane bakışlar dokunsun kafi der sanırım gönülleri anlatın bana o adım attığınız mavileri öptüğünüz gözleri

ağzında bir çiçek gönlü hep iç çekecek nasıl oldu bu tesadüf nereden geldiniz penceremin altına be yavrularım benim bir çiçeğim bir de sorgularım vardı izlediğim savunduğum ömrümce ”senin dizlerinde ağlamıştım” duyan kulaklarımla baş başa kalmak hiç hoş değil bak çatladı penceremin camı esen yelle bir oldu nefesim

Hüzün yaşamın aslına, keder geriye kalana hükmeder .

VARIM

Bilmezdim mesafelerin bu kadar yakın kalacağını bilmezdim bir benden oluşan evrenin beni benden alacağını bilseydim bu kadar kolay gidermiydim uzaklara

hava açık manzaram fazlasıyla heyecanlı ortak olasım dokunasım var kelimelerine bu gençlerin bir taş bankta deli dumrul bilirsiniz bu anı hani o ilk olmak veyahut olduğunu varsaymak aslında kişinin değil hislerin ilk oluşunu masumiyet ve nefret belirtilerini tanırsın uzaktan bakınca işte manzaram bu biliyorum neler olacağını ama yinede kulak vermek istiyor hınzır tarafım

ve ilk yalanlar değiyor kulağıma sevdim diyor kızımız nacizane kendi dilinde değil delikanlının gözleri gök kubbe ışıldıyor sanki bir bayram havası gönlünde bir zorluklar konuşuluyor alışkanlıklar sanki aynı anılara sahipler sanki aynı hayallerde varlar öylesine bir benzerlik umudum yeşeriyor camın arkasında belki bir çiçek koyarım camımın kenarına

VARIM

Nasıl da güzel bir sabah anılar deryası bir eksik bile yok sanki bütün bu evren bu gün için sözleşmiş güzel şeyler için bir aşk yaşanıyor tahta çerçeveli penceremin karşısında .

Çok genç henüz pekte toy garibim saat sabahın 9 u bekliyor belkide ilk hatasını heyecanla filinta gibi aklından geçenler bir nevi okunuyor gözlerinden neler söyleyecek neler yapacaklar yaşı küçük aklı büyük genç

Bir gelişi var ki sanırsınız insan nefsi körelmiş dünya da huzur var gözleri ışıl ışıl bir o kadar da dik yürüyüşüyle belli ediyor geleceği ve geçmişi güzellik algılarını ve hanım hanımcık kalıbını alt üst ediyor

Galiba bir hayat başlıyor tahta çerçeveli penceremin karşısında delikanlının içince esen deli rüzgarlar sarsıyor sanki penceremin macunlu camlarını ah bir bilsen delikanlı bu cama değen yagmur damlaları geleceğinin yaşları olacak ah bir bilsen

SON BİR DEFA

Umudun varlığı olan son bir defa düşüncesi kimi zaman bir başarı kimi zaman da başarısızlık ile sonuçlanır şu meşhur söz vardır ya “yine denedin yine yenildin bir daha dene daha güzel yenil” ben ise denememek taraftarıyım son bir defa diyenler tarafından yakılan sigaralar veyahut diyeti bozan ekmeklerden bahsetmiyorum hayatın olumsuz giderken inatla olacak dediğimiz lakin hayatın bize vermediği belkide veremediği şeylerdir kastım

Bir şeyi ne kadar çok istediğin mühim değil ne kadar çaba sarf ettiğinde öyle yokuş aşağı yuvarlanırken bile yaşıyoruz aslında o istediğimiz olmasa da yaşıyoruz içten içe birine hasret duyarken bile birileriyle evlenen bireyler var yaşanıyor elbet lakin ilelebet muhafaza ettiğin o istek ve arzu için geçirdiğin zaman ve belki o istek üzerinden reddettiği fırsatlar belki bildiğin belki bilmediğin çok geç olunca ne değeri kalır ki bizi üzen şey acı çekiyor olmak değil acıyı çekeceğimiz duruma düşmek onlar aslında bizim isteklerimiz olmaz ise yaşayamadıklarımız değil sadece hafif bir nefesimiz denemelerimi yaparken olmayacak şeyleri oldururuz olanları ise öldürürüz kendi karakterimizin bile yeniden tanıştığı bir benlik yaratıp isteğimizi alırız sonrasında kendini tanıyamadığın için dış etkenleri suçlamak ne kadar doğrudur deneyelim ama aynadaki kaderimizi kaybetmeyelim

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla